Saturday, 27 November 2010

to think about things...


Going to the island tomorrow to wash my soul


with fresh winds and pure rain drops,


with greens, blues and the unconditional love of my dogs.




to think as clear as crystall,


and as bright as sunshine..


for I am blocked...




will drink tea in the ship while I shiver...


and watch the waves as they waver...


and slowly transcend from myself to dissolve in all...






Friday, 6 August 2010

SICAAAAAAAK-CİYAAAAAAAAK


Sıcak mı? I-ıh...bu yapışkan durumu anlatmak için bu kelimecik diğer benzeri bilimum sıfatlarla da desteklense yetersiz ve hatta kifayetsiz kalacak...

sanki hava 1000 ton olmuş göğsümün ve sırtımın üzerinde zıplıyor, sanki münasebetsiz biri üzerime sürekli sıcak fön tutuyor ve sanki beynimin yerine bir sünger koymuşlar...mümkünü yok düşünemiyorum, algılayamıyorum.. (soru: peki kim teslim edicek bu ay sonuna tezi???? well, that's THE question dearest)

Tek yapmak istediğim gözlerimi bir noktaya dikip, öylece oturmak. Tuvaletim bile gelmesin mümkünse...su da içmeyeyeim...peki ama bu ahval ve şerait içinde canım niye sürekli tatlı istiyor, onu çözemiyorum...

Çoşkun taşkın aşkın şeyler istiyorum: mesela birdenbire dehşet bir kar fırtınası çıksın, göz gözü görmesin...şömine yakalım, kestane yiyelim...mayodan boyunlu polarlara geçiverelim..

hayvanat alemi de gözümden kaçmıyor...mesela böcekler bir garip, kımıl kımıl ve fazlasıyla aktifler..bu sıcak onlara iyi mi geliyor nedir???

Evimizi ısrarla evi sanan bir örümcek cinsi var mesela...orta parmağımın yarı boğumu kadar...her seferinde kendisini alıp ormana atıyorum, artık o mu dönüyor yoksa yakın ekrebaları mı bilemicem gene evimde, gene evimde...European garden spider mış kendisi, google zararsız diyor, peki popomdaki kocaman kıpkırmızı ısırık ne o zamann??? gerçi ölmedim...ve anything that does not kill u makes u stronger, bakalım belki bu akşam spider woman'a dönüşür, deliler gibi eğlenirim gökdelen tepelerinde...ama o daracık duracık lateks kıyafeti giyemem doğrusu...don ve fanilalı spider woman kıyafeti yok mudur, püfür püfür ..

neyse Avrupa birliği bizi birliğine almayacaksa gelsin toplasın bu örümceklerin hepsini madem...salmasınlar buralara...

dedim beynim sünger gibi oldu diye, bu yazı da bunun ispatı işte...

Monday, 14 June 2010

ÇAR-PIL-DIM!!!


Çarpıldım..

Yazma Eserler kütüphanesine gidiyordum, cerrahiyat-ül haniyye'nin peşinde...

Koskocaman sarı Park Medikal hastahanesinin arkasından

Kafamda beliren düşüncelerin keyfini çıkartarak yürürken,

Seeing a world in a grain of sand diye tebessüm ederken, birden...

Hafif bir rüzgar esti, uçucu...ve ben başımı kaldırdım

ve vallahi de, billahi de çarpıldım...

Şehrin içine sıkışmış bir başka dünya, bambaşka bir zamanın ruhu..

Bana en çok Ankgor Watt'ı hatırlattı...

Sonsuzluğu simgeleyen perdeleriyle...

İçinde iki kucak eninde gövdesiyle arz-ı endam eden ağacıyla

Koskocaman, adeta devasa mezartaşlarıyla

Küçük bir külliye...

Vahşi ve ne kadar nazik daha doğrusu nazenin...

Bahçesi secret garden yada uyuyan güzelin bahçesi.

Konuşuyor ama bilinmeyen bir dilde.

Tasavvufun ruhunun bir tezahürünü gördüm desem?



İnsanlar etrafındaki parkta çekirdek çitletiyor, yan taraftaki kafede meşrubat içiyor

Kimse ne kadar güzel olduğunun ve ne kadar çok şey anlattığının farkında değil.

Aman dokunmasınlar, bir zerresine..

Sordum soruşturdum,

İsmini öğrenemedim...

Aklıma Eliade geldi, bir düzlemden öbürüne değişen kutsallık hissiyatı...

Ben böyle doğal ve yoğun bir 'divine' görmedim...

Acayip bir yer..

Ay yada galiba ben acayibim, hahayt!!!

Saturday, 5 June 2010

HIMM...


HIMM... I
Quite unexpectedly
A jewel in the middle...of the Topkapı palace!
Knowledge and a subtle perspicacity united in a delightful body:))
My God, such a rare commodity!!!
Stings of pearls dispersed
in my mind,
as the sultans left some of their food in large brass trays
for their kuls and janissaries in waiting...
Just as the burgundy taffeta skirt of a circassian cariye rustled around a corner
I could not help but notice the fullness of the lower lip that so attractively accompanied the fullness of the brain.
But...as we met some of the well built, tall and handsome Balkan boys
something too much of Reşat Ekrem dominated the tone of the akhabari
and I fell into a poignant deep cliff of doubt, hımm...
a solid insuperable barricade??? something I would rather not traverse???
or just a matter of laconic wit opposed to the attic one..(not too bad as long as there is one)
now that would be dealable...
I do not want an amelioration though, I want a cure...
or rather an illness of mutual madness
or rather to lather in passionate waters
only to burn in mounting fires...
hımm...
HIMM...II
What then about the twisting and whirling tornado
that pushes far aside and than pulls back forcefully
hımm...
that would be desirable at one level only...

HIMM...III
That French accent and the deep voice is the blessing of the year,
the sweet glory of the summer,
the most motivating carrot ever...
it is something through and through at every possible level...
HIMM...IV
that serene and the uneventful day
is capable of breeding thunders and storms, would u say
and if so
would u dare
hımm...

Monday, 17 May 2010

Çok güzel bir gece:))

Dün maçzedelerden biri olmama ramak kalmışken bunu bir hareketle keyife çeviriverdim:))
Kızımın Annie müzikalindeki ilk başrölünü, sahne üzerindeki hakimiyetini, çoşkusunu, anadili olmayan bir dilde hakimiyetini gözlerimde gurur ve şevinç gözyaşları titreyerek seyrettikten sonra, ex-kocam, harika ve çok sevgili ex-kayınvaldem ve pederimle sıcacık bir aile yemeğinden sonra, Göztepe'de gene çok sevdiğim bir arkadaşıma gittim.
Hemide çabucacık: Ortaköy'den taxi-Beşiktaş'tan Kadıköy'e vapur- Kadıköy'den Haydarpaşa'ya on dk. keyifli yürüyüş- hayatımda ilk defa Haydarpaşa'dan trene bindim ve inanılmaz ama gerçek Göztepe'ye tam 10.dk'vardım:))) Ben rahat ve püfür ve hızla trende ilerlerken pencereden gözüken trafik hakikaten şizofrenik boyuttaydı. Milim milim ilerleyen, dipdipe milyonlarca araba.
Neyse...tabii ki sohbet, keyif derken saat geceyarısını vurdu yani maçın bitmesine on. dk. kaldı ve benim çok daha önce düşmesi gereken jetoncuğum o anda düştü:
Allahım ben nasıl geri dönecektim??? Arabayla gelmemişim, birazdan maç bitecek, gecenin bu saati tren güvenli hiç diil, köprü üzerinde saatlerle gece vakti bir taxinin içinde tıkılmanın sevimsizliği hit me like a tsunami wave...
Peki dedim düşün Yasemin: hımm sen zaten adaya gidicektin yarın, şimdi gitsen? Peki ama Yasemincim hem anahtarın yok, hem de biliyorsun ev çok ıssız, ada da henüz ıssız, evde bir tek Mişa var, o da arada heber vermeden kendine tatil veriyor... hımm... peki kuzen, onu deneyelim...tavuk kuzenim uyumuş, telefonu kapalı, bah!!!!
O.K then, diyor bir ses...fırla adaya git, Prenses otelde kal, sabah eve gidersin..hem kendine küçük bir değişiklik hem de trafik cenderesinden kurtuluş, yuppiee...
İnternetten Prensesin telefonunu bulursun, boş oda var mı, fiyat vs: overall calculation..
Evet fırladım adaya gittim, on motoruna bindim. Püfür püfür ay hilal, yanında tek yıldız...tekne fındık kabuğu gibi sallanıyor..aklıma dün batan kayık ve içindeki gencecik çocuklar geliyor ve ürperiyorum!
Adalı çocuklar demek özel 1şey demek benim için, balık gibi suyla güneşle büyüyen muhakkak yumuşak ve keyifli insanlar demek, o sandalda binlerce kez midye çıkarmış, adanın rüzgarıyla, ağacıyla harmanlanmış!! Aklıma 'we had joy, we had sun, we had seasons in the sun' şarkısı geliyor ve düşünceleri kafamdan, kendimi de kamaradan dışarı atıyorum.
Dışarda hoş Belçikalı gezgin bir adamla tanıştık ve konuşmaya başladık.Oldum olası gezgin insanları çok ilginç bulurum. Global, sweet bir sohbet, otelin önüne kadar sürdü...
Sonra hayal kırıklığı, yahu ne biçim otel o öyle, hastahane gibi..nasıl olur da adada bu denli ambiyans yoksunu bir yer yapabilirler. Zor şey, bravo doğrusu...
Gene de sabaha kadar deliksiz uyudum, taa ona kadar... ohhh
Sonra simit, çay ve eve yürüyüş...yol o kadar harikaydı ki..
Deniz çıldırmıştı ve hala yatışamamıştı. İlkel insanlar gibi denizin ruhunu sakinleştirme ayini yapmak geldi içimden. Rıhtımı tamamen su basmış, koca kütüklü tahta masaların ayakları kopmuş, tahta perdeler denize uçmuş. Denize güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.. diyesim geldi...Neyse sonra Madenden yürüyerek ve tabii en sevdiğim patikalara saparak iskeleye yürüdüm. Eh acıkmıştım ve köfte ve soğanlı piyazı sefilcik bir kediyle paylaşarak mideye indirdim. O sırada dün edindiğim gezgin arkadaşım aradı, are u in the mood to meet diye. Ben de I am in the perfect mood to meet were I not leaving for İstanbul dedim, heh he!!! Ama adaya döndüğümde bir yürüyüş yapmak üzre sözleştik, heh he 2!!!

Monday, 10 May 2010

Dany Brillant veya Ve Allah Erkeği Yarattı


Öyle resminden birşey anlaşılmıyor. Sesi, hareketleri, konuşması, vicidı... kadife gibi adam.
Maşallah, 41 kere...

Wednesday, 28 April 2010