Wednesday, 7 October 2009


Hahaaaaaaa....Hohooooo.....Kihkihhhhhhh...Kikirkikir.......
İçim neşeyle gıdıklanıyor...
I am singing in the rain yada 'These are a few of my Favorite Things' yada 'Let's go fly a kite, up to the Highest Height' kıvamındayım.
Coşarım, aşarım:))
Çünkü tezimi görüyorum. Rengarenk..
Okumaya can attığım binlerce ama binlerce kaynak buldum... Üstelik kaynak bulamazsın deyip durdular bana, peh...
Osmanlıcam akmaya başladı bunca zamanın ve çabanın sonunda...
Bu kadar 'iğrenç' bir konudan iyi bir tez çıkacak galiba:)))

Bir de ada hissiyatı döktürücem zira çok özledim.

Adaya adım attığımda garip bir bütünlük duygusu sarıyor benliğimi. Ağacın, havanın, dalganın, rüzgarın, atların, arıların doğal bir parçasıyım, uzantısıyım artık. I vibe with all! Bizim evin ıssız ve eşsiz patikasında yapayanlız yürüyor olabilirim tek başıma ama aslında tekil değil çoğulum. Cep telefonum, internetim, hiçbir sinyalim olmayabilir ama çok derinden ve çok net bağlıyım biryerlere...ciddi bir kapsama alanındayım aslında. Biliyorum...Ada beni seviyor. Sarıyor, sarmalıyor ve ben onun kucağında huzurluyum ve deliyim. Tam olduğum gibiyim. Kah kitap okuyorum güneşin balını yudumlayarak dingin ve asude, kah gece yarısı tanımadığım birilerinin doğumgününde sevgili ve adalı arkadaşlarımla saatlerce ve çılgınca dansedip elbiselerle karanlık sulara bırakıyorum kendimi (ah ne keyif)....Kah pasif bir seyirciyim ağzı mütemadiyen hayretle açık ve bazen sümüklüböceğin güzelliğine gözleri yaşaran, kah lodos fırtınasına karışıyorum çıplak ayak, ve hayranlıka bakıyorum rıhtımda patlayan köpüklere, ıslanıp döndön dönüyorum sonunda ağaç gövdelerine sarılıp, ıslak yapraklarına yüz sürerek...kah sakızlı kek yapıyorum mutfakta ve hep annelik, kah oturuyorum babamın kucağına hiç büyümemiş gibi ve onun babaanneme benzer kokusunu içime çekerek..ve tabii en önemlisi bu hazineyi kızıma aktarıyorum hep, biliyorum ada onu da seviyor çok ve yaşlı kurt onun yolunu gözlüyor...
ve hep aklımda yazın ve tabii kışın Blake:
to see a world in a grain of sand
and a heaven in a wild flower
to hold infinity in the palm of your hand
and eternity in an hour
Müteşekkirim çok...

Saturday, 19 September 2009

Güzel bir roman okumak istiyorum, heyhat zaman yok.
Öyle bir roman olsun ki bu zamandan ve bu mekandan koparsın beni, diyar diyar dolaştırsın, öyle güzel tasvirleri olsun ki zarifçe oyulmuş .. bir daha bir daha okuyayım, Payami Safa, Abdülhak Şinasi Hisar gibi...Ama Hüseyin Rahmi gibi de matrak olsun, o zamanın yaşayışını ve dünyasını zahmetsizce avcuma koyuversin...Karay gibi tutkulu bir aşk da içersin muhakkak... Annemin yanıdibinde onun masal okuyan ağzına-dişlerine ve benine dalarak dinlediğim ama kafamın içinde zümrüdüanka kuşuyla kafdağına uçtuğum masalımsı dünya da olsun. Elif Şafak'ın Mahremindeki gibi... Osmanlıları istiyorum, o dingin, asude, feraceli, şemsiyeli hayatı...Pamuk'un romanlarındaki gibi tarihin romanın dramatik kurgusunun arkasından gürül gürül akmasını istiyorum...
İyi bir roman okurken hep olduğu gibi kendimi kaybetmek, romanın içinde erimek, geri dönüp hatırladığımda ise romanı neredeyse kendi hayatımın ve kişiliğimin bir parçası olarak görmek istiyorum...
Güzel bir roman okumak istiyorum, heyhat zaman yok...

Thursday, 9 July 2009

Yaz ve Büyükada

Şapkaların altında dalgalanan ve güneşte parıldayan beyaz sarı saçlar, neşe saçan mavi gözler, etrafa yayılan serin su şıpırtıları ve billur küçük kız kahkahaları...

Her sabah tur yolunda keyifli dedikodular, kahkahalar, terapiler, biricik arkadaşlarımın keyfi, yeni yeni doğmuş güneş ve çamlardan süzme hava ve gönlü okşayan nefis manzaralar...

Kızımla kucak kucağa tekrar tekrar denize atlamalar...

Lido'da saatlerce kallavi sohbetler ve boşanıp da semerini yemeler:)) Şimdi bir de İskender çıktı...

İllaki Mavi'de kahvaltı...

Fatma Aliye Hanım'ın torunu ile birlikte sakızlı kahve ve olmazsa olmaz geçmişe yolculuk...

Evdeki usta aniden gidince babam yapmasın diye ortaya atlayıp cayır sıcakta çıkrıkla kova kova çimento çekmeler...

Kendi kendime ı-pod'umla çıktığım yürüyüşler...

Daha neler neler, ne dolmalı köfteler...

Aşk işte...dingiiiin, güneşliiiiii hayat. Yaz ve Büyükada işte....

Saturday, 27 June 2009

Cehalet

,Off...gene sinir içersindeyim. Tüketimde ve gece hayatında maşallah pek marka ve pek modern olan ülkemizin altından altından habire fırlayan sakil cehalet beni çıldırtıyor, dahası bir anne olarak endişelere boğuyor.
Geçen gün arkadaşım söyledi bu sene adadaki bisiklet kazalarında 22 kişi ölmüş. Yirmiki muhtemelen gencecik insan. Daha bunun üzerinden iki gün geçmedi annem babam eve sapsarı ve keder içinde döndüler. Splendid'in önünde boylu boyunca yatan incecik bir kız çocuğu...avuç içi kadar ve trafiksiz adada geç gelen ambülans, koşarak karakola giden yetmiş yaşında annemi lütfen dinleyen ve ambülansı zar zor bir kez daha arayan polisler ...Sonra öğrendik, vefat etmiş güzelim kız çocuğu... Allah rahmet eylesin, ailesine sabır versin... gene bisiklet.
Adada bir zamandır deli gibi bisiklet kiralanıyor...görüyorum etrafta son sürat, eller havada uçan gençleri...bunlardan bir kısmı hayatında ilk veya ikinci kere bisiklete biniyor. Hem kendisi, hem etrafı için ne büyük tehlike...Peki 22 kişinin ölmüş olması bir gösterge değil midir...birşeyler yapmak için...bir hız sınırlaması mesela??? bir kask takma şartı mesela??? Bu kız çocuğu kaskı olsaydı hayatta olur muydu şimdi??? çok mu zor bu birtakım insani ve medeni hareketler....
Ya birbirini hunharca sollayan at arabaları. Gencecik çocuklar görüyürum arabaları kullanan, kalıbımı basarım birilerinin hemşosu, gelmiş adada görüyor/kullanıyor ilk kez arabayı...Çoğunluk atların durumu ayrı bir trajedi...
Gerçekten demokrasiyi sınırsız özgürlük zannediyoruz...oysa ki demokrasi sıkı bir kurallar zinciri ve sistemidir. Bizde kurallar zaten demode, üstelik ihlal edilmek ve rüşvet sağlamak için varlar...
Bir de bir arkadaşım Amerika'da doğal bir parkta kampa gitti ve orada uyulması gereken kuralları anlattı, yani o doğa parçasının zarar görmesi imkansız...bir de aklıma hafta sonu yıldız parkı fılan geldi...
Yetmedi demin tv'de genetiğiyle oynanmış gıdalar tartışılıyor. Bilim adamları versus tarımsal araştırmalar genel müdürü...ki arkadaş hakkaten konuşamıyor, ne dediğini anlamak gerçekten mümkün değil. Bu hal düşünemediği konusunda da ciddi şüpheler uyandırıyor.. Bu GMS işi o kadar kapalı kapılar altında sürüyor ki, ne oduğu belli. Satmışlar işte çocuklarımızın yiyeceği gıdayı...kimbilir ne karşılığı...
Yalan dolan fili yuttu bir yılan...
Koyu cehalet, küçük çıkarlar...
Çok üzgünüm...
Buradan annelere sesleniyorum...hayırınız evet olmasın lütfen...Coğu Türk annesi böyle çünkü...çocuklarına iyilik yaptıklarını zannediyorlar ve hiç birşey dinlemeyen, her hayırı evete çeviren ve çevirinceye kadar da türlü şımarıklık ve arsızlık yapan çocuklarını pek karakterli, pek zeki filan zannediyorlar.(evet, vapurda karşımda bir tane vardı ki pes bu çocuk büyüyünce ancak büyükbaş Türk politikacısı olur dedim) Bizde sevimlilik de içeren şımarık lafı oysa ki İngilizce de spoilt yani mahvedilmiş, bozulmuş manasına denk gelir...Sonra bu çocuklar büyüyor ve kurallı toplum zihniyetini oturtamıyorlar, rüşvet vermeyi/almayı reddedecek dignity'i algılayamıyorlar...Her kuralı ihlal etmeyi bir akıllılık sanıyorlar. Anlamıyorlar ki aslında kolay ve gerzekçe olanı bu kuralları ihlal etmek (bkz: kendi bindiğin dalı kesmek), akıllılık da beş adım sonrasını ve bütünü görebilerek bunlara uyacak daha olgun ve medeni tavırlar sergileyebilmektir. Olmuyor... Sonra...sonra böyle oluyoruz işte...
Hep derim bir ülkenin gerçek medeniyetini kullanılan arabaların markasından yada kadınlarının sırtındaki servetlik çantalardan değil, yaya geçitlerinin işleyişinden anlarsınız...

Tuesday, 9 June 2009


Aaaaa çıldırmak üzereyim...Onikisinde bitiyor bu okul sanıyordum her mantıklı okul gibi...Kendimizi onikisinde adaya ışınlamaya ayarlamıştık...GÜN SAYIYORDUK Kİ, BİR HAFTA DAHA EKLEMİŞLERÇ..bir hafta daha 5.45 de kalkıcam, hadi geçtim kendimi ya tatlı kızım??? Bu sıcaklarda sadece işkence okula gitmek, artık kimsenin herhangi bir ders anlayacak hali kalmadı ki...

Neymiş bizim okul kışın ekstradan bir hafta dinlenme tatili vermiş, o yüzden şimdi diğer okullar kapanırken bizim çocuklar bu sıcakta bir hafta daha eriyecekler..breh breh breh, bana mı sordunuz bu değşikliği yaparken?? Evet hatırlıyorum kışın luzumsuz bir tatil olmuştu, ne yapacağımızı bilememiştik...

Şimdi döşeniyorum kallavisinden bir şikayet mektubu...

GIRRRRRR....

Thursday, 14 May 2009


Sir Isac Newton. Hayatimin erkegi (yada onlardan biri). Hı hı...evet sıradan ve gerçekleşmesi her açıdan çok muhtemel beklentilerim ve beğenilerim var...

Ağlamanın Zamanıdır

Bizanslılar savaş kazansalar bile bunu bir nevi yenilgi sayarlarmış. Çünkü onlara göre asıl marifet sorun ne olursa olsun onun diplomasi ve entrika yoluyla çözümlenmesiymiş. Entrikayı bir tarafa bırakalım savaş yerine de ağlamak eylemini oturtalım. İşte ben ağlamayı bir yenilgi sayıyorum. Kendi kendimle olan iç diplomasimin çöktüğü an olarak görüyorum.
Tamam öyle anlar var ki, geç diplomasiyi, oto telkini filan, bırakırsın kendini çünkü olay çok ağırdır, geri dönüşsüzdür, buram buram acıdır, kaldırılmazdır. Ama ağlama hissi her daim böyle ekstrem olaylarla uyanmaz, bazen anlaşılmaz sıradanlıktaki olaylar zinciri davet eder ağlamayı.. gariptir çünkü olay sıradandır ama bir şekilde içinizdeki camı boydan boya patlatmış, parçalar heryere dağılmıştır...bardağın son damlasıdır...
İşte şimdi, oturmuş içimdeki parçalara bakıyorum, onları süpürsem mi, yapıştırsam mı, hayır canım ne camı diye başımı mı çevirsem yoksa olay mahalini bol suyla yıkasam mı... yani hüngür şapırt ağlasam mı??
Ama öyle bir mekanizma geiştirmişim ki içimdeki ağlama topaççığı nerden gelse savunma mekanizmam sağlam bir smaçla onu geri gönderiyor. Bu saçma şey-şeyler için ağlanır mı diyor, şükredecek binlerce şeyin varken, karnın tokken, sırtın pekken, senin ve sevdiklerinin sağlığı yerindeyken, nedir ki ağlamaya değen??? Aklıma zor durumda olan arkadaşlarım, korkunç gazete haberleri, aç çocuklar, savaşlar, kazalar geliyor ve ayıp diyorum...gönder gözyaşlarını gerisin geriye..çözersin sen bunu ...
Ama işte dolmuş göğsüm, tıkanmış boğazım, incelmiş derim. Gün içindeki kaba bir tavır, kendimi istediğim gibi ifade edememiş olmak (cevabı yapıştıramamış olmak), kendime güvenimin aniden geri çekilmesi, reglin ilk günü(bunu başa mı yazmalıydım acaba), evde kedinin çayı kitapların üzerine devirmesi...ve tabii herşeyin altında yanan ve zaman zaman kavuran bir geleceği görememe tedirginliği...
toplandı yağmur bulutları ve içimdeki küçük diplomat çalışmalara başladı, illa güneşi geri doğduracak. Ama bazen gürül gürül yağmur nasıl temizler ortalığı ve sonrasında güneş mis gibi toprak kokusuyla doğar pırıl pırıl..
Ağlamak lazım bazen, ağlamayı yenilgi olarak kabul etsem dahi...küçük diplomat bıdır bıdır konuşucağına dinlensin biraz...
Ama ağlayamayacağım gene galiba çünkü bu yazı beni rahatlattı:))Hay Allah!!!