Thursday, 9 July 2009

Yaz ve Büyükada

Şapkaların altında dalgalanan ve güneşte parıldayan beyaz sarı saçlar, neşe saçan mavi gözler, etrafa yayılan serin su şıpırtıları ve billur küçük kız kahkahaları...

Her sabah tur yolunda keyifli dedikodular, kahkahalar, terapiler, biricik arkadaşlarımın keyfi, yeni yeni doğmuş güneş ve çamlardan süzme hava ve gönlü okşayan nefis manzaralar...

Kızımla kucak kucağa tekrar tekrar denize atlamalar...

Lido'da saatlerce kallavi sohbetler ve boşanıp da semerini yemeler:)) Şimdi bir de İskender çıktı...

İllaki Mavi'de kahvaltı...

Fatma Aliye Hanım'ın torunu ile birlikte sakızlı kahve ve olmazsa olmaz geçmişe yolculuk...

Evdeki usta aniden gidince babam yapmasın diye ortaya atlayıp cayır sıcakta çıkrıkla kova kova çimento çekmeler...

Kendi kendime ı-pod'umla çıktığım yürüyüşler...

Daha neler neler, ne dolmalı köfteler...

Aşk işte...dingiiiin, güneşliiiiii hayat. Yaz ve Büyükada işte....

Saturday, 27 June 2009

Cehalet

,Off...gene sinir içersindeyim. Tüketimde ve gece hayatında maşallah pek marka ve pek modern olan ülkemizin altından altından habire fırlayan sakil cehalet beni çıldırtıyor, dahası bir anne olarak endişelere boğuyor.
Geçen gün arkadaşım söyledi bu sene adadaki bisiklet kazalarında 22 kişi ölmüş. Yirmiki muhtemelen gencecik insan. Daha bunun üzerinden iki gün geçmedi annem babam eve sapsarı ve keder içinde döndüler. Splendid'in önünde boylu boyunca yatan incecik bir kız çocuğu...avuç içi kadar ve trafiksiz adada geç gelen ambülans, koşarak karakola giden yetmiş yaşında annemi lütfen dinleyen ve ambülansı zar zor bir kez daha arayan polisler ...Sonra öğrendik, vefat etmiş güzelim kız çocuğu... Allah rahmet eylesin, ailesine sabır versin... gene bisiklet.
Adada bir zamandır deli gibi bisiklet kiralanıyor...görüyorum etrafta son sürat, eller havada uçan gençleri...bunlardan bir kısmı hayatında ilk veya ikinci kere bisiklete biniyor. Hem kendisi, hem etrafı için ne büyük tehlike...Peki 22 kişinin ölmüş olması bir gösterge değil midir...birşeyler yapmak için...bir hız sınırlaması mesela??? bir kask takma şartı mesela??? Bu kız çocuğu kaskı olsaydı hayatta olur muydu şimdi??? çok mu zor bu birtakım insani ve medeni hareketler....
Ya birbirini hunharca sollayan at arabaları. Gencecik çocuklar görüyürum arabaları kullanan, kalıbımı basarım birilerinin hemşosu, gelmiş adada görüyor/kullanıyor ilk kez arabayı...Çoğunluk atların durumu ayrı bir trajedi...
Gerçekten demokrasiyi sınırsız özgürlük zannediyoruz...oysa ki demokrasi sıkı bir kurallar zinciri ve sistemidir. Bizde kurallar zaten demode, üstelik ihlal edilmek ve rüşvet sağlamak için varlar...
Bir de bir arkadaşım Amerika'da doğal bir parkta kampa gitti ve orada uyulması gereken kuralları anlattı, yani o doğa parçasının zarar görmesi imkansız...bir de aklıma hafta sonu yıldız parkı fılan geldi...
Yetmedi demin tv'de genetiğiyle oynanmış gıdalar tartışılıyor. Bilim adamları versus tarımsal araştırmalar genel müdürü...ki arkadaş hakkaten konuşamıyor, ne dediğini anlamak gerçekten mümkün değil. Bu hal düşünemediği konusunda da ciddi şüpheler uyandırıyor.. Bu GMS işi o kadar kapalı kapılar altında sürüyor ki, ne oduğu belli. Satmışlar işte çocuklarımızın yiyeceği gıdayı...kimbilir ne karşılığı...
Yalan dolan fili yuttu bir yılan...
Koyu cehalet, küçük çıkarlar...
Çok üzgünüm...
Buradan annelere sesleniyorum...hayırınız evet olmasın lütfen...Coğu Türk annesi böyle çünkü...çocuklarına iyilik yaptıklarını zannediyorlar ve hiç birşey dinlemeyen, her hayırı evete çeviren ve çevirinceye kadar da türlü şımarıklık ve arsızlık yapan çocuklarını pek karakterli, pek zeki filan zannediyorlar.(evet, vapurda karşımda bir tane vardı ki pes bu çocuk büyüyünce ancak büyükbaş Türk politikacısı olur dedim) Bizde sevimlilik de içeren şımarık lafı oysa ki İngilizce de spoilt yani mahvedilmiş, bozulmuş manasına denk gelir...Sonra bu çocuklar büyüyor ve kurallı toplum zihniyetini oturtamıyorlar, rüşvet vermeyi/almayı reddedecek dignity'i algılayamıyorlar...Her kuralı ihlal etmeyi bir akıllılık sanıyorlar. Anlamıyorlar ki aslında kolay ve gerzekçe olanı bu kuralları ihlal etmek (bkz: kendi bindiğin dalı kesmek), akıllılık da beş adım sonrasını ve bütünü görebilerek bunlara uyacak daha olgun ve medeni tavırlar sergileyebilmektir. Olmuyor... Sonra...sonra böyle oluyoruz işte...
Hep derim bir ülkenin gerçek medeniyetini kullanılan arabaların markasından yada kadınlarının sırtındaki servetlik çantalardan değil, yaya geçitlerinin işleyişinden anlarsınız...

Tuesday, 9 June 2009


Aaaaa çıldırmak üzereyim...Onikisinde bitiyor bu okul sanıyordum her mantıklı okul gibi...Kendimizi onikisinde adaya ışınlamaya ayarlamıştık...GÜN SAYIYORDUK Kİ, BİR HAFTA DAHA EKLEMİŞLERÇ..bir hafta daha 5.45 de kalkıcam, hadi geçtim kendimi ya tatlı kızım??? Bu sıcaklarda sadece işkence okula gitmek, artık kimsenin herhangi bir ders anlayacak hali kalmadı ki...

Neymiş bizim okul kışın ekstradan bir hafta dinlenme tatili vermiş, o yüzden şimdi diğer okullar kapanırken bizim çocuklar bu sıcakta bir hafta daha eriyecekler..breh breh breh, bana mı sordunuz bu değşikliği yaparken?? Evet hatırlıyorum kışın luzumsuz bir tatil olmuştu, ne yapacağımızı bilememiştik...

Şimdi döşeniyorum kallavisinden bir şikayet mektubu...

GIRRRRRR....

Thursday, 14 May 2009


Sir Isac Newton. Hayatimin erkegi (yada onlardan biri). Hı hı...evet sıradan ve gerçekleşmesi her açıdan çok muhtemel beklentilerim ve beğenilerim var...

Ağlamanın Zamanıdır

Bizanslılar savaş kazansalar bile bunu bir nevi yenilgi sayarlarmış. Çünkü onlara göre asıl marifet sorun ne olursa olsun onun diplomasi ve entrika yoluyla çözümlenmesiymiş. Entrikayı bir tarafa bırakalım savaş yerine de ağlamak eylemini oturtalım. İşte ben ağlamayı bir yenilgi sayıyorum. Kendi kendimle olan iç diplomasimin çöktüğü an olarak görüyorum.
Tamam öyle anlar var ki, geç diplomasiyi, oto telkini filan, bırakırsın kendini çünkü olay çok ağırdır, geri dönüşsüzdür, buram buram acıdır, kaldırılmazdır. Ama ağlama hissi her daim böyle ekstrem olaylarla uyanmaz, bazen anlaşılmaz sıradanlıktaki olaylar zinciri davet eder ağlamayı.. gariptir çünkü olay sıradandır ama bir şekilde içinizdeki camı boydan boya patlatmış, parçalar heryere dağılmıştır...bardağın son damlasıdır...
İşte şimdi, oturmuş içimdeki parçalara bakıyorum, onları süpürsem mi, yapıştırsam mı, hayır canım ne camı diye başımı mı çevirsem yoksa olay mahalini bol suyla yıkasam mı... yani hüngür şapırt ağlasam mı??
Ama öyle bir mekanizma geiştirmişim ki içimdeki ağlama topaççığı nerden gelse savunma mekanizmam sağlam bir smaçla onu geri gönderiyor. Bu saçma şey-şeyler için ağlanır mı diyor, şükredecek binlerce şeyin varken, karnın tokken, sırtın pekken, senin ve sevdiklerinin sağlığı yerindeyken, nedir ki ağlamaya değen??? Aklıma zor durumda olan arkadaşlarım, korkunç gazete haberleri, aç çocuklar, savaşlar, kazalar geliyor ve ayıp diyorum...gönder gözyaşlarını gerisin geriye..çözersin sen bunu ...
Ama işte dolmuş göğsüm, tıkanmış boğazım, incelmiş derim. Gün içindeki kaba bir tavır, kendimi istediğim gibi ifade edememiş olmak (cevabı yapıştıramamış olmak), kendime güvenimin aniden geri çekilmesi, reglin ilk günü(bunu başa mı yazmalıydım acaba), evde kedinin çayı kitapların üzerine devirmesi...ve tabii herşeyin altında yanan ve zaman zaman kavuran bir geleceği görememe tedirginliği...
toplandı yağmur bulutları ve içimdeki küçük diplomat çalışmalara başladı, illa güneşi geri doğduracak. Ama bazen gürül gürül yağmur nasıl temizler ortalığı ve sonrasında güneş mis gibi toprak kokusuyla doğar pırıl pırıl..
Ağlamak lazım bazen, ağlamayı yenilgi olarak kabul etsem dahi...küçük diplomat bıdır bıdır konuşucağına dinlensin biraz...
Ama ağlayamayacağım gene galiba çünkü bu yazı beni rahatlattı:))Hay Allah!!!

Tuesday, 12 May 2009






























Tuesday, 31 March 2009

DEVEYE HENDEK

Konu devesi benim, hendekte Osmanlıca, atlatma eylemini gerçekleştirmeye çalışan deve sahibi de gene benim ne yazık ki... Yani bir dilin yazı formatı bu kadar mı çetrefil olur, pes! Tabii yıkılır bu imparatorluk, savaş talimatnameleri bile yanlış okunup, yanlış harekatlar yapılmıştır, benden söylemesi.
Hadi matbu yazı okuyorsunuz diyelim...yetmez çok iyi vezin bilmeniz lazım, yoksa vahim hatalar yaparsınız. Diyelim vezini de öğrendiniz oldu mu..tabii ki HAYIR...şimdi de rika formatını öğrenmeniz lazım, yoksa nasıl elyazısı ve dolayısıyla arşiv belgesi okuyacaksınız...peki, bu sınavı da başarıyla geçtiniz oldunuz mu, tamam mıdır...Ne kadar safsınız, bazı belgeler ve yazılar divani yazıyla yazılmıştır ve harfler süsten püsten gene tanınmaz hale gelmiştir. Ya sabır dediniz, affedersiniz merkebler gibi çalıştınız, bunu da başardınız. Hahayt gülerim size, bakalım diplomatik yazı türü olan siyakattan bir şey çakabiliyormusunuz...Hadi imkansızı başardınız, allame-i cihansınız, yukardakilerin hepsi maşallah şakır şakır, gene de her değişik ve biraz kötü yazılmış elyazısında sallanırsınız...
Huysuz ve tatlı ve cok değerli hocamız Yücel Hoca'ya sordum, hocam niçün bir türlü olmuyor deyyü...o da bana oryantal öğreneceğime oturup çalışmam gerektiğini söyledi...Ha, orada durun hocam dedim ...daha önce yogaya gidiyordum, baktım ki gereksizce Sanskritçem ilerliyor, ben de artık oryantale gidiyorum ki Osmanlıcam ilerslesin dedim. Sanırsam benimle gurur duydu:))